|
01 Haziran 2026 Pazartesi
Balkan Savaşları’nın Perdesi Arkasında
Balkan Savaşları’nın Perdesi Arkasında
Rus devrimci Leon Troçki’nin (1879–1940), o sırada Balkanlar’da savaş muhabiri olarak çalışırken, 23 Aralık 1912 tarihinde Kiev gazetesi **“Kievskaya Misl”**in 355. sayısında yayımlanan gazete haberi. Metin, Ekim 1912’deki Sırp istilasının ardından Makedonya ve Kosova Arnavutlarına karşı işlenen zulümlerle ilgilidir. Yazı daha sonra “Balkany i balkanskaya voyna” içinde, Leo Troçki’nin “Sočinenia” adlı eserinin 6. cildinde yayımlanmış; Almanca olarak da Leo Trotzki, “Die Balkankriege 1912–13” içinde yeniden basılmıştır, Essen, 1996, s. 297–303. [Almancadan çevrilmiştir.]
Balkan Savaşları’nın perdelerinin arkasında olanlar hakkında Sırp arkadaşlarımdan biri bana şunları anlattı. Ben de neredeyse kelimesi kelimesine yazıya geçirdim. Savaş sırasında, Kumanovo Muharebesi’nden birkaç gün sonra Üsküp’ü ziyaret etme fırsatı buldum — bunun iyi bir fırsat mı, yoksa kötü bir fırsat mı olduğunu söylemek güç. Belgrad’da geçiş izni talebimin yarattığı gerginlik ve Harbiye Nezareti’nde yoluma çıkarılan yapay engeller karşısında, askerî olayları yönetenlerin vicdanlarının pek rahat olmadığına ve orada, hükûmet bildirilerinde yayımlanan resmî gerçeklerle pek bağdaşmayan şeylerin yaşanmakta olduğuna dair şüphelenmeye başladım. Bu izlenim, daha doğrusu bu önsezi, Niş’te trende tesadüfen bir subayla karşılaşınca daha da güçlendi. Bu subay, Genelkurmay’a emirler götürmek üzere Üsküp’e gidiyordu. Kendisini bir süredir tanıdığım iyi ve dürüst bir insandı. Üsküp’e gideceğimi ve oraya gitmek için izin aldığımı öğrenir öğrenmez açık bir düşmanlıkla tepki verdi. Orada işi olmayan hiç kimsenin Üsküp’e gitmesi için hiçbir sebep bulunmadığını, Belgrad’daki makamların yetkisiz kişilerin oraya seyahat etmesine izin vererek ne büyük zarar verdiklerinin farkında olmadıklarını söyledi; buna benzer daha pek çok şey anlattı. Sırp sınırındaki Vranje’de, beni vazgeçiremeyeceğini anlayınca üslubunu değiştirdi ve Üsküp’te göreceğim şeylere beni ayrıntılı biçimde hazırlamaya başladı. “Bunların hepsi son derece nahoş şeyler, ama kaçınılmaz.” Elbette olayları anlatırken, arkadaşım bunların arkasındaki hükûmet politikalarını da zikretmeyi ihmal etmedi. İtiraf etmeliyim ki bu beni daha da fazla şüphelendirdi. Demek istiyorum ki, yankıları belirsiz biçimde Belgrad’a kadar sızmış olan zulümler, eğer yüksek rütbeli bir subay tarafından “hükûmet politikaları”nın bir parçası olarak açıklanıyorsa, bunlar tesadüf, münferit olaylar ya da istisnalar olamazdı. Burada açıkça bir niyet vardı. Fakat bu kimin niyetiydi? Askerî makamların mı? Yoksa hükûmetin mi? Bu sorunun cevabını Üsküp’e vardığımda kısa sürede aldım. Zulümler, eski Sırp sınırını geçer geçmez başlamıştı. Akşam saat beş sularında Kumanovo’ya yaklaşıyorduk. Güneş henüz batmış, hava kararmaya başlamıştı. Fakat karanlık arttıkça, gökyüzünü aydınlatan korkunç alevlerle arasındaki tezat daha da belirginleşiyordu. Her tarafta yangın vardı. Bütün Arnavut köyleri alev sütunlarına dönüşmüştü — uzakta, yakında, hatta demiryolu hattının hemen yanı başında. Bu, savaşın; insanların birbirlerini acımasızca boğazlamasının ilk gerçek, sahici görüntüsüydü benim için. Evler yanıyordu. İnsanların babalarından, dedelerinden, büyük dedelerinden miras kalan malları duman olup gidiyordu. Bu ateşler, Üsküp’e kadar yol boyunca tekdüze biçimde tekrarlandı durdu. Gece saat onda vardık. Yolculuk ettiğim hayvan vagonundan güçlükle dışarı çıktım. Bütün şehir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Sokaklarda tek bir insan yoktu. Tren istasyonunun hemen önünde, sarhoş naraları atan bir grup asker vardı. Trenle gelen herkes karanlıkta kayboldu ve ben kısa süre içinde istasyonda yalnız kaldım. Dört asker süngülerini hazır tutmuştu; ortalarında ise başlarında beyaz keçe külahları olan iki genç Arnavut duruyordu. Sarhoş bir çavuş — bir komitacı — bir elinde kama, yani Makedon hançeri, diğer elinde konyak şişesi tutuyordu. Çavuş emretti: “Diz çökün!” Taş kesilmiş Arnavutlar dizlerinin üzerine çöktüler. “Ayağa kalkın!” Ayağa kalktılar. Bu birkaç kez tekrarlandı. Sonra çavuş, tehditler ve küfürler savurarak hançeri kurbanlarının boyunlarına ve göğüslerine dayadı; onları biraz konyak içmeye zorladı ve ardından... onları öptü. İktidar, konyak ve kanla sarhoş olmuştu. Eğleniyordu; onlarla bir kedinin farelerle oynadığı gibi oynuyordu. Aynı jestler, aynı psikoloji. Sarhoş olmayan diğer üç asker kenarda duruyor, Arnavutların kaçmamasını ya da direnmeye kalkışmamasını sağlıyorlardı; böylece çavuş kendi vecd anının tadını çıkarabiliyordu. Askerlerden biri bana duygusuzca şöyle dedi: “Bunlar Arnavut. Birazdan onların acısını dindirecek.” Dehşete kapılarak o grubun yanından kaçtım. Arnavutları korumaya kalkışsam hiçbir işe yaramayacaktı. Askerlerin ve çavuşun, Arnavutların silahlarına el koyması yeterli olacaktı... Ve bütün bunlar, az önce trenimin vardığı istasyonun hemen önünde yaşanıyordu. Dehşete düştüm ve acı çığlıklarını duymamak ya da yardım etmek zorunda kalmamak için oradan uzaklaştım. Şehirde, daha doğrusu sokaklarda, ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Bütün kapılar ve girişler akşam altıda kapanıyordu. Fakat komitacılar, hava kararır kararmaz işe başlıyorlardı. Türk ve Arnavut evlerine giriyorlar ve her seferinde aynı şeyi yapıyorlardı: yağmalıyor ve öldürüyorlardı. Üsküp’ün 60.000 nüfusu vardı; bunun yarısı Arnavut ve Türklerden oluşuyordu. Bir kısmı kaçmıştı, fakat çoğu hâlâ oradaydı. Şimdi ise geceleri yaşanan kan banyolarının kurbanı olmuşlardı. Üsküp’e varışımdan iki gün önce bir sabah, şehir halkı Vardar üzerindeki ana köprünün altında, kentin tam merkezinde, başsız Arnavut cesetlerinin yığıldığını görmüştü. Kimileri bunların komitacılar tarafından öldürülmüş yerli Arnavutlar olduğunu söylüyordu. Kimileri ise cesetlerin nehir tarafından sürüklenip getirildiğini ileri sürüyordu. Her hâlükârda, başsız kurbanlar savaşta ölmemişti... Üsküp devasa bir askerî kampa dönüşmüştü. Halk, özellikle Müslümanlar, saklanmıştı. Sokaklarda yalnızca askerler görülüyordu. Asker kalabalıklarının arasına, Sırbistan’ın dört bir yanından gelmiş Sırp köylüleri de karışmıştı. Oğullarını ve kardeşlerini görme bahanesiyle Kosova Ovası’na akın etmişler ve yağmaya girişmişlerdi. Bu yağmacı köylülerden üçüyle konuştum. Orta Sırbistan’daki Šumadija’dan Kosova Ovası’na yürüyerek gelmişlerdi. En gençleri, ufak tefek ama cevval bir delikanlı, Kosova Ovası’nda otomatik silahla iki Arnavut vurduğunu övünerek anlattı. “Aslında dört kişiydiler, ama ikisi kaçtı.” Daha yaşlı ve olgun çiftçiler olan arkadaşları onun söylediklerini doğruladılar. “Yalnız bir sorun var,” diye yakındılar. “Yanımızda yeterince para getirmemişiz. Burada çok sayıda öküz ve at bulmak mümkün. Bir askere iki dinar verirseniz, en yakın Arnavut köyüne gider ve size iyi bir at getirir. Askerlerden yirmi dinara bir çift öküz alabilirsiniz, hem de iyilerinden.” Vranje bölgesinden gelen kitleler Arnavut köylerine zorla girmiş ve bulabildikleri her şeyi almışlardı. Köylü kadınlar Arnavut evlerinden söktükleri kapı ve pencereleri bile sırtlarında taşıyorlardı. İki asker yanıma yaklaştı. Bunlar, köylerdeki Arnavutları silahsızlandıran bir birlikten süvarilerdi. Askerlerden biri, altın lirayı nerede bozdurabileceğini sordu. Daha önce hiç Türk parası görmediğim için lirayı görmek istedim. Asker endişeyle etrafına baktı, sonra lirayı kesesinden çıkardı. Fakat bunu öyle bir şekilde yaptı ki kesesinde başka paraların da olduğu ve bunu başkalarının bilmesini istemediği açıkça belliydi. Bildiğiniz gibi bir Türk lirası 23 frank değerindedir. Üç asker yanımdan geçti. Konuşmalarını duydum. “Bir sürü Arnavut öldürdüm,” dedi biri, “ama hiçbirinin üzerinde tek kuruş bulamadım. Fakat bir bula’yı, yani genç bir Türk köylü kadınını öldürdüğümde, üzerinde on altın lira buldum.” Ve burada böyle şeylerden tamamen açık, sakin ve kayıtsız bir şekilde söz ediyorlar. Bu artık sıradan bir şey hâline gelmiş. İnsanlar, savaşın ilk birkaç günü içinde içlerinde yaşadıkları o büyük değişimi fark etmiyorlar. İnsanlar şartlara ne kadar da bağımlı! Örgütlenmiş bir vahşet atmosferinde insanlar, farkına bile varmadan kendileri de vahşileşiyor. Ana caddeden bir asker kolu geçiyor. Sarhoş ve açıkça zihinsel engelli bir Türk, arkalarından onlara küfrediyor. Askerler duruyor, Türk’ü en yakın eve doğru sürüklüyor ve oracıkta vuruyorlar. Sonra caddede yürümeye devam ediyorlar; kalabalık da kendi yoluna gidiyor. Mesele çözülmüş oluyor. Akşam otelde tanıdığım bir onbaşıyla karşılaştım. Birliği, eski Sırbistan’daki Arnavutların merkezi olan Ferizović [Ferizaj] yakınlarında konuşlanmıştı. Onbaşı ve askerleri, ağır bir kuşatma topunu Kaçanik Geçidi üzerinden Üsküp’e kadar çekmişlerdi; oradan da Odrin’e [Adrianople/Edirne] gönderilecekti. “O hâlde Ferizović’te, Arnavutların arasında şimdi ne yapıyorsunuz?” diye sordum. “Tavuk kızartıyor ve Arnavut kesiyoruz. Ama artık bundan da bıktık,” dedi; esneyerek, yorgun ve kayıtsız bir hareket yaptı. “Yine de aralarında çok zengin insanlar var. Ferizović yakınlarında bir köye rastladık; zengin bir köydü, evleri kale gibiydi. Evlerden birine girdik. Evin sahibi varlıklı yaşlı bir adamdı; üç oğlu vardı. Yani dört erkektiler, bir sürü kadın da vardı. Hepsini evden dışarı çıkardık. Kadınları sıraya dizdik ve erkekleri onların gözleri önünde kestik. Hiçbir şey olmadı. Kadınlar ağlamaya başlamadı. Neredeyse kayıtsız gibiydiler. Sadece kişisel eşyalarını almak için eve geri dönebilmeyi istediler. İzin verdik. Dışarı çıktıklarında her birimize pahalı hediyeler getirdiler. Sonra bütün yeri ateşe verdik.” Dehşet içinde sordum: “Fakat nasıl bu kadar hayvanca davranabildiniz?” “İşte böyle oluyor; insan alışıyor. Yaşlı bir adamı ya da masum bir genç çocuğu öldürmem gerektiğinde midemin bulandığı anlar oldu. Ama savaştayız ve sen de bilirsin, komutan emir verdiğinde itaat etmek zorundasın. Son zamanlarda çok şey yaşandı. Topu Üsküp’e çekerken, içinde dört köylünün yattığı bir arabaya rastladık; belden aşağıları örtülmüştü. İyodoform kokusu aldım. Bu çok şüpheliydi. Arabayı durdurdum ve kim olduklarını, nereye gittiklerini sordum. Sessiz kaldılar ve Sırpça anlamıyormuş gibi davrandılar. Ama yanlarında bir sürücü vardı, bir Çingene; o cevap verdi. Dördünün de Merdar Muharebesi’ne katılmış, bacaklarından yaralanmış ve evlerine dönmekte olan Arnavutlar olduğunu söyledi. Her şey açıktı. ‘İnin,’ diye emrettim. Ne olacağını anladılar ve inmeyi reddettiler. Başka ne yapabilirdim? Süngümü aldım ve dördünün de işini arabanın içinde bitirdim...” Bir başka adamla daha tanıştım. Kragujevac’ta garsondu; özel bir yeteneği olmayan, genç bir adamdı ve kesinlikle savaşçı biri değildi. Her yerde rastlayabileceğiniz türden sıradan bir garsondu. Bir süre garsonlar sendikasına üye olmuş, hatta bir müddet sendikanın sekreterliğini bile yapmıştı; sonra ayrılmıştı... Ve şimdi iki üç haftalık savaşın onu ne hâle getirdiği görülüyordu. Ondan fiziksel bir tiksintiyle uzaklaşarak bağırdım: “Siz gerçek haydutlara dönüşmüşsünüz! Herkesi öldürüyor ve soyuyorsunuz!” Onbaşı utandı. Belli ki olaylar yeniden aklına gelmişti ve düşünüyordu. Sonra, sanki kendini haklı çıkarmak istercesine, tam bir inançla öyle bir şey söyledi ki gördüğüm ve duyduğum her şeyi daha da korkunç bir ışık altına soktu: “Hayır! Biz sınırlarımızı koruyan düzenli silahlı kuvvetleriz ve on iki yaşın altındaki hiç kimseyi öldürmeyiz. Komitacılar hakkında bir şey bilmiyorum; onlarda durum muhtemelen farklıdır. Ama ordu için kefil olabilirim.” Onbaşı komitacılar için kefil olmak istemiyordu. Onlar da zaten herhangi bir sınırı korumuyorlardı. Çoğu işe yaramaz kişilerdi; haydutlar, toplumun tortularından devşirilmiş, ahlaken çürümüş lümpen proletarya unsurlarıydı. Cinayeti, hırsızlığı ve şiddeti vahşi bir spora dönüştürmüşlerdi. Yaptıkları şeyler o kadar açık biçimde aleyhlerine konuşuyordu ki askerî makamlar bile çetnik savaşının dönüştüğü kanlı sefahat âlemlerinden tedirgin olmuş ve sert önlemler almıştı. Savaşın bitmesini beklemeden komitacıları silahsızlandırıp evlerine gönderdiler. Artık bu atmosferi daha fazla kaldıracak gücüm kalmamıştı; nefes alamıyordum. Neler olup bittiğini görmeye yönelik siyasal ilgim ve muazzam ahlaki merakım yok olmuş, kaybolmuştu. Geriye yalnızca bir an önce uzaklaşma arzusu kalmıştı. Böylece kendimi bir kez daha hayvan vagonunda buldum. Üsküp’ün sonsuz ovasına bakıyordum. Ne kadar geniş, ne kadar güzeldi; yaşamak için ne güzel bir yer olabilirdi. Ama size ne anlatıyorum ki? Siz de böyle kâbuslar görmüşsünüzdür; fakat burada bulunduğumdan beri ben onları on kat daha güçlü yaşıyorum. Tren istasyondan ayrıldıktan on beş dakika sonra, demiryolu hattından iki yüz adım ötede yerde yatan bir ceset gördüm. Başında fes vardı. Ceset yüzüstü yatıyor, kolları iki yana uzanmış duruyordu. Raylara elli adım daha yakın bir yerde, demiryolunu korumakla görevli bir birliğe mensup iki Sırp milis vardı. Konuşuyor ve gülüyorlardı; içlerinden biri cesedi işaret ediyordu. Bunun onların işi olduğu açıktı. Tek istediğim uzaklaşmaktı! Kumanovo’dan pek uzak olmayan bir yerde, rayların yanındaki bir çayırda askerler toprağa büyük hendekler kazıyorlardı. Ne yaptıklarını sordum. Yan hatta bekleyen 15 ila 20 vagon dolusu bozulmuş et için hendek kazdıklarını söylediler. Anlaşılan askerler et tayınlarını almaya gelmiyorlardı. İhtiyaç duydukları her şeyi, hatta fazlasını, doğrudan Arnavut evlerinden elde ediyorlardı: süt, peynir, bal. Tanıdığım bir asker övünerek şöyle dedi: “Son zamanlarda Arnavut evlerinde, hayatım boyunca yediğimden daha fazla bal yedim.” Askerler her gün öküz, koyun, domuz ve tavuk kesiyor; yiyebildiklerini yiyor, kalanını atıyorlardı. Bir iaşe subayı şöyle dedi: “Bizim ete hiç ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan şey ekmek. Belgrad’a yüzlerce kez yazdık, artık bize et göndermemelerini söyledik; fakat tepki vermiyorlar.” İşte sahadan görünen durum budur. Et çürüyor; hem öküzlerin eti hem insanların eti. Köyler duman sütunlarına dönüşmüş. “On iki yaşın altında olmayan” insanlar birbirlerini yok ediyor. Hepsi vahşileşmiş ve insanlıklarını kaybetmiş durumda. Bu askerî kahramanlıkların üzerindeki perdenin küçücük bir köşesini bile kaldırdığınız anda, savaş kendini her şeyden önce bir iğrençlik olarak gösteriyor.
Yükleniyor...
|