|
04 Ağustos 2026 Salı
Yeni Parti Programı
Yeni Parti Programı
Özgür Özel ve arkadaşları CHP'den ayrılarak Yeni Parti'yi kurdu. AKP - MHP iktidarından kurtulmak isteyenler için büyük umut oldu. Seküler kesim başta olmak üzere toplumda heyecan arttı. Ancak parti tüzüğü ve programının açıklanması beraberinde bazı önemli konularda tartışmalara, soru işaretlerine yol açtı. Ardı ardına eleştiriler sosyal medyada dillendiriyor. Siyasette bazen bir cümlenin söyledikleri kadar, söylemedikleri de önemlidir. Çünkü parti programları yalnızca bugünün seçmenine verilen vaatler değildir. Aynı zamanda yarının nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir vatandaşlık anlayışı üzerine kurulacağına ilişkin siyasi yol haritalarıdır. İşte bu nedenle Yeni Parti'nin 24 Temmuz 2026'da açıkladığı programı dikkatle okumak gerekiyor. Programda “eşit yurttaşlık”, “ana dil haktır”, “yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği” gibi ifadeler bulunuyor. Bunların her biri tek başına demokratik siyaset içerisinde tartışılabilecek kavramlar. Ancak mesele kavramların tek tek varlığı değil, yan yana geldiklerinde ortaya nasıl bir devlet modeli çıkardıklarıdır. Hakkını teslim edelim... Yeni Parti programında Atatürkçülük ve ulusal egemenlik vurguları var. Parti kendisini çağdaş sosyal demokrat bir parti olarak tanımlıyor, Cumhuriyet'in ulusal egemenlik esasına dayanan kurucu felsefesini ve Atatürk'ün bağımsız, demokratik ve egemen Türkiye idealini temel aldığını açıkça belirtiyor. Fakat siyasi metinlerin değerlendirilmesi yalnızca açıkça yazılanlara bakılarak yapılamaz. Kavramların seçimi, kavramların sıralanışı ve özellikle hangi kavramların tercih edilip hangilerinin tercih edilmediği de siyasi bir anlam taşıyor. Burada ciddi sorular ortaya çıkıyor. Misal... “Türk vatandaşı” kavramı neden yok? Programın önemli ifadelerinden biri şu: “Cumhuriyetimize yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşittir.” İlk bakışta son derece demokratik bir cümle... Kimse etnik kökeni, dini, mezhebi veya kültürel kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramamalıdır. Buna itiraz edilebilir mi? Elbette edilemez. Fakat burada başka bir soru sormak gerekiyor: Neden “Türk vatandaşı” kavramı yerine “yurttaşlık bağı” kavramı tercih ediliyor? Çünkü vatandaşlık hukukundaki isimlendirme, yalnızca terminolojik bir ayrıntı değildir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 66. maddesi çok açık bir hüküm içeriyor: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Buradaki “Türk” kelimesi etnik bir soy tanımı olarak değil, anayasal vatandaşlık tanımı olarak kullanılıyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlık modeli, “Türk olmak için Türk etnik kökeninden gelmek gerekir” demiyor. “Türk Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür” diyor. Tam da bu nedenle Yeni Parti'nin metninde “Türk vatandaşı” yerine daha soyut bir “yurttaşlık bağı” terminolojisinin vurgulanması, tartışılması gereken bir siyasi tercihtir. Çünkü devletin ortak vatandaşlık kimliği ne kadar belirgin olursa, farklı kimliklerin üzerinde buluştuğu ortak siyasi zemin de o kadar belirgin olur. İkinci kritik başlık ise dil meselesi... Yeni Parti programı “Ana dil haktır.” diyor. Ardından bütün yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkının sağlanacağını belirtiyor. Burada da ilk bakışta demokratik bir ilkeyle karşı karşıyayız. İnsanların kendi kültürlerini ve dillerini yaşatması demokratik toplum düzeninin doğal bir parçasıdır. Fakat programın dikkat çekici tarafı, ana dil hakkını açıkça savunurken, Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak ve resmi dilinin Türkçe olduğuna ilişkin aynı netlikte bir güvence vermemesidir. “Ana dil hakkı” ile “eğitim dili” aynı şey değildir. Ana dil hakkı bireysel bir kültürel hak olabilir, eğitim dili ise devletin ortak kamusal düzeniyle ilgilidir. Bu ayrım programda çok daha açık yapılabilirdi. Ana dil hakkı nereye kadar uzanıyor? Ana dilini öğrenme hakkına mı? Seçmeli derslere mi? Özel eğitim kurumlarına mı? Kamu hizmetlerinde kullanımına mı? Yoksa zaman içinde kamusal eğitim dilinin çeşitlendirilmesine kadar mı? Program bu soruların tamamına açık cevap vermiyor. Siyasi program açısından problem de burada başlıyor. Üçüncü başlık ise çok daha önemli... Yeni Parti programı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunuyor. Buraya kadar sorun yok. Türkiye'nin aşırı merkeziyetçi yönetim anlayışı yıllardır tartışılıyor. Belediyelerin mali kaynaklarının artırılması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kent konseylerinin ve belediye meclislerinin daha etkin hale getirilmesi demokratik yönetimin doğal unsurları olabilir. Fakat program bununla yetinmiyor. “Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği güçlendirilecektir.” diyor. Ayrıca Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın tam olarak uygulanacağını belirtiyor. Burada Türkiye'nin üniter devlet modeli açısından çok daha ciddi bir tartışma başlıyor. Çünkü yerel yönetimlerin güçlendirilmesi başka, siyasi özerklik başka şeydir. Bir belediyeye daha fazla kaynak vermek ile bir bölgeye siyasi karar alma kapasitesi kazandırmak aynı şey değildir. Bir belediyenin ulaşım politikasını belirlemesi ile kendi eğitim, dil, kültür veya idari politikalarını merkezi devletten bağımsız biçimde oluşturması arasında büyük fark vardır. Dolayısıyla “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” ifadesinin sınırı mutlaka çizilmelidir. İdari ve mali özerklik nereye kadar? Bu kavramlar daha önce başka bir siyasi literatürde de yan yana geldi. Kürt siyasi hareketinin “demokratik özerklik” literatüründe de, eşit yurttaşlık, ana dil, yerinden yönetim, yerel demokrasi ve özerklik kavramları birlikte ele alınıyor. Aynı kelimeleri kullanmak aynı siyasi projeyi savunmak değildir elbette. Ama aynı kavramların aynı siyasi bağlam içerisinde art arda kullanılması, ister istemez karşılaştırma yapılmasına yol açıyor. Yeni Parti'nin bu eleştiriyi ciddiye alması ve kavramların sınırlarını açıkça çizmesi gerekiyor. “Yerel yönetim” ile “özerk bölge” arasında duvar örülmezse olacaklar bellidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürt siyasi hareketinin siyasi literatüründe uzun zamandır “demokratik özerklik” tartışmasıyla birlikte ele alınmıştır. Yeni Parti'nin yerel yönetim modeli, Türkiye'nin üniter devlet yapısını güçlendiren bir idari reform mu; yoksa ileride siyasi özerklik taleplerine kapı aralayabilecek yeni bir devlet modeli mi? Bu soruya cevap verilmelidir. Çünkü tarih bize göstermiştir ki, bir devlet modelinin dönüşümü çoğu zaman tek bir anayasa maddesiyle değil, kavramların zaman içerisinde yeniden tanımlanmasıyla gerçekleşiyor. Önce “yerinden yönetim” dersiniz. Sonra “idari özerklik”. Ardından “mali özerklik”. Sonra “yerel demokrasi”. Sonra “bölgesel karar alma”. Bir gün dönüp baktığınızda merkezi devlet ile yerel yapı arasındaki yetki dengesi başlangıçtaki halinden tamamen farklılaşmış olabilir. İşte bu nedenle mesele korkmak değil, sınırları baştan çizmektir. Dolayısıyla yapılması gereken Türk vatandaşlığını silikleştirmek değil, onu etnik bir kavram olmaktan çıkarıp ortak siyasi kimlik olarak güçlendirmektir. “Eşit yurttaşlık” doğru, ama eksik bırakılırsa tehlikelidir. Eşit yurttaşlığa itiraz etmek mümkün değildir. Sorun eşitlik kavramında değil, eşitliğin hangi ortak siyasi kimlik üzerinde kurulacağındadır. Eğer cevap, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” ise sorun yoktur. Ama ortak vatandaşlık tanımı giderek belirsizleşir ve onun yerine etnik, kültürel veya bölgesel kimlikler üzerinden ayrı siyasi aidiyetler tanımlanmaya başlarsa, o zaman ulus devletin ortak zemini aşınabilir. Bu nedenle Yeni Parti'ye düşen görev aslında çok basittir... Eşit yurttaşlık diyorsa, Türk vatandaşlığının ortak ve eşit siyasi kimlik olduğunu açıkça söylemelidir. Ana dil hakkı diyorsa, Türkçenin Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ve ortak eğitim dili olduğunu açıkça söylemelidir. Yerel yönetimlerin özerkliğini savunuyorsa, bunun idari ve mali özerklik olduğunu; siyasi egemenlik veya bölgesel özerklik anlamına gelmediğini açıkça yazmalıdır. Bunlar söylendiğinde tartışma büyük ölçüde biter. Çünkü devletler bazen sloganlarla değil, belirsizliklerle parçalanır. Bir ülke “yarın bölüneceğim” diyerek bölünmez. Bazen kavramlar değişir. Sonra kavramların anlamları değişir. Sonra hukuk değişir. Sonra kurumlar değişir. Sonra vatandaşın devlete ilişkin ortak algısı değişir. En sonunda siyasi yapı değişebilir. Elbette Türkiye'nin böyle bir sona sürükleneceğini söylemek için ortada yeterli veri yok. Ama bir siyasi partinin programındaki ifadelerin ileride hangi anayasal ve idari sonuçlara yol açabileceğini sormak, en doğal hakkımızdır. Bu nedenle Yeni Parti'nin önünde önemli bir tercih bulunuyor. Bir tarafta, “eşit yurttaşlık, ana dil hakkı, yerel özerklik” diyen ama bunların sınırlarını yoruma bırakan bir program var. Diğer tarafta ise, “eşit Türk vatandaşlığı, Türkçenin resmi ve ortak eğitim dili olması, kültürel hakların güvence altına alınması ve güçlü fakat siyasi egemenliği paylaşılmamış yerel yönetimler” diyen daha net bir devlet modeli var. İkincisinin tercih edilmesi, ne Kürt kökenli vatandaşların haklarını inkar eder ne de demokratikleşmeyi engeller. Tam tersine… Demokrasiyi ülkenin bütünlüğüyle, özgürlükleri ortak vatandaşlıkla, yerel yönetimleri üniter devletle bağdaştırır. Yeni Parti nasıl bir Türkiye tasarlıyor? Üniter devlet mi? Federal devlet mi? Güçlü yerel yönetimli üniter devlet mi? Bölgesel özerklik mi? Ortak Türk vatandaşlığı mı? Yoksa yalnızca soyut bir “yurttaşlık bağı” mı? Türkçe ortak ve resmi dil olarak korunacak mı? Ana dil hakkı kültürel bir hak olarak mı kalacak? Yoksa eğitim ve kamu hizmetlerinde çok dilli bir modele mi dönüşecek? Yerel yönetimlerin mali ve idari özerkliği nerede bitecek? Siyasi egemenlik nerede başlayacak? Asıl tartışılması gereken bunlardır. Çünkü bir siyasi partinin niyetini yalnızca liderinin konuşmalarından değil, yazdığı metnin bıraktığı boşluklardan da okumak gerekiyor. Yeni Parti'nin programında bugün en fazla tartışılması gereken şey tam olarak budur. Kavramlar var. Ama bu kavramların Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısı, ortak vatandaşlık ve Türkçenin resmi dil oluşuyla ilişkisi yeterince açık değil. Siyasette bazen en önemli cümle, yazılan değil, yazılmayandır. Yükleniyor...
|