İzmir de Ulaşım

Şevket Süreyya Aydemir

 1950 yılının 3 Haziran günü, elli yaşını geçmiş bürokrat, Dikimevi son durakta otobüsten kurtulmak ister gibi çevik bir atlayışla indi. 

Yazlık beyaz bir ceket, pantolon, açık renk bir gömlek giyiyordu. Başındaki fötr şapkayı iki parmağıyla özenle tutarak eline aldı. Boyunbağını gevşetti. Mamak yönüne doğru yola koyuldu.
Yazın sıcak geçeceğini gün boyu bağıran Güneş yavaş yavaş Ankara Kalesi’ne dayanmış, ışıkları akşamla birlikte koyulaşmıştı.
Şehitliğin yanından tek tük gecekonduların arasındaki toprak yoldan hızla Mamak Köyü’ne yürüdü. 
Kayaş vadisine gelince havanın iyice karardığını anladı. Ama birazdan Elmadağ üzerinden yükselen süt rengi ay içini aydınlattı.
Vadi sessiz, yol tenhaydı. İki yandaki karanlık kayalıklar kırgın ve kötümser kalbine daha bir ağırlıkla çöküyordu.
1950 seçimlerinden sonra “Vekiller Heyeti”nin işten kovma kararını bildirir pusulayı daha üç dört saat önce eline vermişlerdi.
Kendisinin istemediği insanların yönetiminde yaşayan tüm insanlardaki kötümser ruh halinin karanlığı içinde iki tarafı kavak ağaçlarının gölgeleriyle hepten karanlıklaşmış yolda adımlarını hızlandırarak yürüyordu.
Çıplak başında terler birikmişti. Kayaş vadisi yolunda değil de hayat yolunda yeniden yürüyordu sanki!

***

Memleketi baştanbaşa gezmişti. “Cereyan hatları”nın atlayacağı dağları dolaşmış, dağların delinişine, barajların kuruluşuna, Türk insanının vatan toprağı üzerinde devlerle, “tabiat”la boğuşmasına, “efsanelerdeki kahramanların duyabileceği engin hazlar duyarak” tanık olmuştu.
Özyaşamöyküsünü resmi tabirlerle alt alta dizmek bile küçük bir öyküye bedel olan kişi Şevket Süreyya Aydemir’di.

***

Munzur Dağı’nın kayalık tepelerinde toplam mevcudu 38 kişi olan ve Aydemir, “hepimiz Türküz!” dediğinde bunu hakaret kabul eden, ama pırıl pırıl Türkçeyle “Estağfurullah hepimiz Müslümanız!” diyen erlerden oluşmuş 28’inci Alayın komutanıyken, karşı cephedeki Rus (artık Bolşevik!) askerleriyle savaşın bitişini imzalayıp bunu kutlayan ilk Türk subayı Şevket Süreyya Aydemir!

***

Aydemir savaştan hemen sonra Azerbaycan hükümetinin öğretmen isteğine uyarak Bakü’ye gitti. Orada, “Çanakkale Kıraathanesi”nde tavla şakırtıları ve sigara dumanları arasında yaşadı, öğretmenlik yaptı.
1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan ünlü “Doğu Halkları Kurultayı”nda Dr. Neriman Nerimanof’la yan yana, Zinovyev, Radek, Belakun, Feyzullah Hoca, İkramof’la aynı salondaydı.

***

1920’nin yazında ise Batum-Moskova treninin tahta vagonlarında üç kişiydiler: Nazım Hikmet, Va-Nü, Şevket Süreyya Aydemir!
Moskova’da Doğu Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Okulu’nda dört yıl eğitim gördü.
İstanbul’a dönüşünde Lenin ve Leninizm adlı kitabı yayınlandı. 1925 “Tevkifatı”nda on yıla mahkum oldu. 
Afyon Hapishanesi’nde “Moskova’dan İstanbul’a dönen otomat artık ölmüştü. Anadolu gerçeği…” ile karşılaşmış, koğuşunda, “Muasır Türkiye’nin İktisadi İnkişaf İstikametleri”ni yazarak “Devletçilik esasına dayanan milli iktisat” düşüncesini kabullenmişti.
1927 affıyla Afyon Cezaevi’nden çıktı.

***

Ünlü Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin isteği ile Ankara’da bürokrat oldu. Ankara “Atan devrimci kalbe sahip yaşayan bir yer”di. “Suları henüz yosunlanmamıştı!

***

1930 yılının soğuk bir Şubat gününde demiryolu Sıvas’a varıp “Çıplak ve kuru bir yayla dekoru içinde” nutuk söyleyen Başvekil İnönü, ilk defa “devletçilik!”ten söz edince, nutuğun bu bölümünde yalnız bir kişinin cılız alkışı duyulmuştu!
Şevket Süreyya Aydemir’in!

***

İnkılabın azlık, fakat şuurlu bir zümrenin, yani bir ‘Kadro’nun önderliğiyle derinleştirilebileceği” inancıyla "21 nüshası"nı daha baştan hazırladığı Kadro dergisini 1932 yılının Ocak ayında çıkarmaya başladı.
Aydemir, derginin tek sermayesini şöyle açıklar: “Orada yazı yazan altı kişinin abone bedelleriyle Çankaya Köşkü 10 abone kaydolunmak ve İsmet İnönü kendi adlarına bizzat abone olmak suretiyle bizi sevindirdiler ve abone bedellerini muntazaman ödediler.

***

Yaşamında en çok üzüldüğü şey “Cihan buhranının Avrupa’da sudan ucuz hale getirdiği hazır fabrikaları ve makinaları Türkiye’ye getirememek” olmuştu! 

***

Kavakların arasında başının üzerinde tepsi gibi süt beyazı ayın eşliğinde Kayaş çayının şırıltıları arasında yürürken bütün bunlar gözlerinin önünden geçiyordu.
Köpeklerin sesiyle kendine geldi.
Şehir artık çok arkada kalmış, “Sarıkayalar”a varmış, bozkırın ortasındaki tek ev olan kiremit damlı, kireç boyalı evi görünmüştü.
Bir kibrit çaktı, küçük bir anahtarla kapıyı açtı.
Geniş odada, Hiyerapolis (Pamukkale) gezisinde, köylülerin kazılarda bulduğu eşyalar arasında satın aldığı bin yıllık (“belki de iki bin yıllık”) kandili titrek elleriyle yaktı.
Ona köle filozof "Epiktetos"un kandili adını vermişti.
Epiktetos topal ayağıyla yanına yaklaştı ve kulağına fısıldadı: "Senin yenilgin hakikatin yenilgisi demek değildir! Senden alınan şeylere karşı, senden alınamayacak olanları koy! Yalnızlıktan korkma! Asıl korkulacak olan şey korkudur!"
Şevket Süreyya Aydemir karanlık ayvanda bir süre Epiktetos'un nutuklarını dinlendi. 
Sonra çıplak masaya oturdu ve özyaşamöyküsünü anlatacağı Suyu Arayan Adam’ın ilk not tümcesini yazdı: 
Evet biz kervan millettik. Bu kervan tarihin ta başında bir defa kalkmış ve bir daha oturmamıştı. İlerler, geriler ama daima bir yere giderdi. Yayılış bizim tarihimizdi, yollar da vatanımız… Biz ebedi yolculardık…

***

Şevket Süreyya Aydemir bu evde Birinci Adam, Tek Adam, Enver Paşa, Menderes’in Dramı gibi birbirinden değerli dev eserler kaleme aldı. 
Devrim, Yön, Cumhuriyet gibi gazete ve dergilerde son nefesine dek yazdı.

***.

Gerçek bir yazarın -ve gerçek bir aydının!- yüreğinin ve kaleminin nasıl olması gerektiğini öğrenmek için Şevket Süreyya Aydemir’in birbirinden değerli kitaplarını yeniden okumanın zamanıdır.

***

Belki de Kadro dergisi gibi bir dergiyi yeniden çıkarmanın?
Kim bilir?!

Ahmet Yıldız
Odatv.com


Bu biyografi 25310 kez okundu
Yükleniyor...